"İnsanin elinden her şey alınabilir; bir tek şey hariç: Koşullar ne olursa olsun, olaylara yaklaşımını seçme özgürlüğü."
Viktor Frankl
Benim dayanıklılık kavramıyla tanışmam bilinçli bir şekilde olmadı. Bundan yaklaşık 15 yıl önce, 2010 yılında, eşimin kanser tedavisi sürecinde oldu. Eşime üçüncü evrede bir kanser teşhisi konulmuştu ve tedavi olarak oldukça yoğun bir kemoterapi önerilmişti. Kendimizi bir anda, altüst olmuş halde hastanede bulduk ve tüm umudumuzu doktorların "Bu hastalığı kemoterapiyle yüzde doksan oranında tedavi ediyoruz" sözlerine bağladık.
Doktorlar o kadar emin ve güvenliydiler ki biz de eşimin bunu atlatacağına inandık. Yaptığımız araştırmalar da bu kanser türünün yüksek oranda tedavi edilebildiğini gösteriyordu. Yani elimizde netlik ve belirlilik vardı. Tedavi başladı ve ilk başlarda gerçekten çok iyi sonuçlar alınıyordu. Ancak sekizinci kemoterapiden sonra kan değerleri hızla düşmeye başladı ve tedavinin bir süreliğine durdurulacağı söylendi. Bu, hiç beklemediğimiz bir gelişmeydi. Belirsizlik bir anda hayatımıza girmiş, o ana kadar taşıdığımız pozitif ruh hali yerini korku ve yoğun strese bırakmıştı.
Ümitsizlik içinde doktorlara "Peki şimdi ne olacak?" diye sorduğumu çok net hatırlıyorum. Onlar yine sakin ve kendilerinden emin bir şekilde, başka bir tedaviye geçileceğini ve dört aşamalı yeni bir protokol uygulanacağını söylediler. Ama ben tatmin olmamıştım. Dört aşama bana çok uzun gelmişti ve otomatik olarak şu soruyu sordum: "Ya ilk aşamadaki tedavi işe yaramazsa ne yapacağız?"
Doktorların verdiği cevabı hiç unutmuyorum: "Frau Günay, biz burada her zaman adım adım ilerleriz. Şu anda sizin ve bizim yapmamız gereken tek şey, ilk aşamadaki tedaviye odaklanmak ve onun işe yarayacağına inanmak. Eğer işe yaramazsa, o zaman bir sonraki adımı düşünürüz." Bu sözler bana şunu çok net öğretti: İnsan, önünde korkulu ve bilinmez bir durum varken neye odaklanacağını seçebilir. Ve çoğu zaman kontrolünde olan tek şey de tam olarak bu seçimdir.
İşte benim dayanıklılık becerilerimin farkına varmam, 2010 yılında yaşadığım bu kişisel deneyimle oldu. Ama elbette dayanıklılık kavramının hikâyesi çok daha eskilere dayanıyor. Dayanıklılık önce fizikte, ardından psikolojide karşımıza çıkıyor. Asıl önemini ise 20. yüzyılın ortalarında, II. Dünya Savaşı'ndan sonra kazanıyor. Çünkü o dönemde, bazı insanların çok ağır travmalar yaşamalarına rağmen hayata tutunabildikleri fark ediliyor. Dayanıklılığı gerçekten merkezî bir kavram haline getiren gelişmeler ise 21. yüzyılda yaşanıyor. Küreselleşmeyle birlikte birbirine neredeyse bağımlı hale gelen düzenler; 2008 ekonomik krizi, iklim değişikliği ve özellikle COVID-19 pandemisi bize şunu çok net gösterdi: Her şeyi kontrol edebileceğimizi düşünerek kurduğumuz yapılar, büyük ve beklenmedik krizler karşısında sandığımız kadar güçlü değil.
Artık hepimiz biliyoruz ki krizleri tamamen engellemek her zaman mümkün değil. Asıl mesele; belirsizlik ve sürekli değişim içinde ayakta kalabilmek, şartlara uyum sağlayabilmek ve gerektiğinde yeniden toparlanabilmek. İşte bu yüzden dayanıklılık, son yıllarda bireyler, kurumlar ve toplumlar için vazgeçilmez bir beceri haline geldi.
Bu yazıda odağımı özellikle bireylere yöneltmek ve "İnsan nasıl daha dayanıklı olur?" sorusuna cevap aramak istiyorum.
Yaptığım çalışmalar gösteriyor ki dayanıklı insanların bazı ortak özellikleri var. Bunlar arasında uyum sağlayabilme, duygularının farkında olma ve onları yönetebilme, bir hayat amacına sahip olma, güçlü ilişkiler kurabilme ve sorunlar karşısında çözüm odaklı kalabilme yer alıyor. Bu liste farklı araştırmacılara göre daha da genişleyebiliyor. Öz şefkat, kabul, kurban rolüne düşmeme ve yeni deneyimlere açıklık da dayanıklılıkla ilişkilendirilen beceriler arasında sayılıyor. Ancak tüm bu becerilerin temelinde yatan bir özellik var ki, bana göre asıl üzerinde çalışılması gereken yer de burası: olumlu düşünce yapısı, yani olumlu yaklaşım. Çünkü yaşadığımız zorlukları nasıl yorumladığımız, dayanıklılığımızı doğrudan etkiliyor.
Ve Viktor Frankl'in de söylediği gibi, bu yorumlama biçimi büyük ölçüde bizim seçimimiz. Burada önemli bir noktayı özellikle vurgulamak isterim: Olumlu yaklaşım, yaşanan zorlukları görmezden gelmek ya da her şey yolundaymış gibi davranmak değildir. Tam tersine, gerçeği olduğu gibi kabul ederken dikkati sadece sorunlara değil; ne yapılabileceğine, ne öğrenilebileceğine ve bundan sonra hangi adımların atılabileceğine yöneltebilmektir. Bu tutuma sahip kişiler, sorunları yalnızca bir tehdit olarak değil; baş edilebilir, geçici ve anlamlı bir süreç olarak değerlendirebilir. Bu bakış açısı, insanın içindeki umudu ateşleyen güçlü bir kaynaktır. Çünkü umut, belirsizlik ve kriz dönemlerinde insanı ayakta tutan en önemli psikolojik güçlerden biridir.
Dayanıklı liderlerle yaptığım çalışmalarda da bunu net bir şekilde görüyorum: Olumlu düşünce yapısı, hepsinin ortak özelliği. Kimileri bu bakış açısına çocukluktan itibaren sahip olduğunu söylerken, kimileri de bilinçli olarak üzerine çalışarak bu beceriyi geliştirmiş. Pozitif psikolojinin öncülerinden Martin Seligman'in söylediği gibi, iyimserlik öğrenilebilen bir beceridir. Ben de eşimin hastalığı sürecinde bunu hem deneyimlemiş hem de öğrenmiş biriyim.
Bu yüzden, dayanıklılık konusunda gelişmek ve bugünün zorlu dünyasında daha dayanıklı bir birey ya da lider olmak isteyen herkese söylediğim tek bir şey var: Ne düşündüğünüze, yaşadıklarınıza nasıl bir anlam yüklediğinize dikkat edin ve bunun farkında olmayaçalışın. Çünkü her durumda kontrol edemediğiniz şeyler olabilir; ama olan bitene hangi anlamı vereceğinizi seçme gücü hâlâ sizdedir.
Umutla kalın!
Oya Günay
Yönetici Koçu ve Strateji Ortağı
![]()
2023 BinYaprak. Tüm hakları saklıdır. Bir TurkishWIN girişimidir
Yorum