Göç

    5F271987-A0CC-4C99-ABD5-2F9B157CF4A3

    “Bu gerçek bir hikâye. Babaannemin ilk çocuğu amcamı nasıl doğurduğunun hikayesi. O dönemlerde yörüklerde aşk böyle bir şeydi.“

    Tuğçe Çoğan

    Değerli annelerimizden Düriye Hanım'ın hikayesini anlatan sevgili torunu Tuğçe Çoğan’a teşekkür ederiz.

    Kadınların hikayelerini paylaşan, "Deneyim paylaşınca güzeldir." inancıyla çalışan BinYaprak ailesi olarak, 29 Ekim'de BinYaprak Hikaye Hasadı Hareketini başlattık. Cumhuriyetimizin 2. yüzyılına kadınların hikayelerini hediye etmek için çıktığımız Hikaye Hasadına, sevgili kız kardeşlerimizin hikayelerini yayınlayarak devam ediyoruz. Ülkemizin her köşesinde anlatacak çok şeyi olan güçlü ve başarılı kadınlarımız var; bu yazıda olduğu gibi, kız kardeşlerimizin hayat hikayelerini, deneyimlerini, bilgeliğini, ilhamını ve hayat enerjisini dijitale taşıyıp, sözleri ve yaşadıklarıyla bıraktığı izlerini binlerle paylaşmak istiyoruz. 


    Yüzyıllardır aynı yolu izleyen, gide gele en sık ormanların ve en dik yokuşların üstünde bile dümdüz patika yollar yaratmış, toprağın nabzıyla aynı ritmi tutturmuş bu topluluk, dağların göğsünde, rüzgârın şarkılarını dinleyerek yürüyorlardı. Hep yürüyerek göç ettikleri için onlara "yörükler" denirdi. Havalar ısınır ısınmaz hayvanları ve tüm varlıklarını toplayıp daha serin olan yükseklere çıkan, kış yaklaşırken de ılık kalacak deniz seviyesi bölgelerine inen ve bunu her yıl hiç şaşmadan tekrar eden Anamur yörükleri, aşağıdan bakınca dağın üzerinde minik bir karınca ordusu gibi görünüyorlardı. Onların arasında yeni gelin olduğu için kıpkırmızı giyimiyle dikkat çeken, ince ama kuvvetli, esmer, beliklerinin kalınlığında kaşları parlak ve sallantılı tozağının altından perçemlerine karışan bir genç kız vardı. Genç kız, karnındaki minik yükün ağırlığına rağmen diğerlerinin adımlarına ölçülü bir ritim tutturmuştu. İlhamını bu ihtişamlı Toros dağlarının çiçeklerinden alan kadife şalvarı onu bu serinlikten korumaya bir ölçü yardım etse de incecik yeleği, ince işlemelerine ve al pullarına rağmen epey korumasızdı. Titreyen ellerindeki çıngıraklı tahta sopayla kendilerini takip eden 40 keçiyi ilerletiyor, bir yandan da karnını tutuyordu. Gövdesinin içi bir kazan kaynıyor gibi sızlasa da dayanıyordu.

    Kocası, ön tarafta, tüm mal varlıklarının yığılı olduğu ve kaynanasıyla kayın babasının oturduğu kağnıyı çeken zavallı cılız atı tutarak destekliyor, itele iteleye yürüyordu. Arada arkasına bile bakmıyor, hamile eşine karşı bir meraka tenezzül etmiyordu. Kız, bu duyarsızlığa içerleyerek sopayı yere daha sert vura vura biraz daha ilerledi. Derin bir nefes aldı, keçiler meeledi, kayınbabası ofladı. Görücü usulü ile henüz geçen sonbahar başı evlenmiş, eşi dahil daha kimseye tam alışamadan zaman hızla geçip ilk cemre düşüvermiş, obada ise yaz için yaylalara çıkış işareti cemrenin düşüşüyle hemen verilmişti. İlk kez yabancı bir aile ile göçe çıkmak zorunda kalmıştı. İlk kez kendi ailesi ile değil de sürüldüğü bu yeni, kaba ve soğuk ailede, üstelik ilk kez karnında bir canla yola çıkacaktı. Hem ruhu hem bedeni bu yolculuğa hiç hazır değildi. İlk cemreye rağmen havalar henüz tam ısınmadığından karnındakini ileri sürerek ertelemeye, en azından diğerlerinin arkasından birkaç hafta sonra gitmeye ikna etmeye çalışmıştı ama yeni gelin olduğu için kimse onu dinlememişti. Göç, ertelenemezdi, diğerlerinden ayrı kalınamazdı. Aslında bunu kendisi de biliyordu, ama denedi işte. Belki kendisine acırlardı, belki fikir değiştirirlerdi torunları için, belki... ama yanılmıştı. Yürüyenler' arasında hayati öneme sahip, kendi ailesi de dahil hepsinin batıp çıktığı bu zahmetin hepsi tek bir amaca yönelikti: hayata ne olursa olsun tutunma mücadelesi. Bunun üstüne başka hiçbir mücadele daha kıdemli değildi. En çok korktukları ve saygı duydukları şey doğaydı, gökyüzüydü, topraktı ama korunaklı ve sabit bir sığınakları olmadığından doğa ana da en çok yürüyenleri hırpalıyordu, onlar da yürüyenler olarak bu ilkeden asla vazgeçmeyerek, hiçbir şeyi ertelemiyordu.

    Bir an, kız gökyüzüne baktı. Etrafta, simsiyah pamuklara benzeyen bulutlar, gökyüzünü örterken, aşağılarda yer alan vadiler, yeşermeye henüz başlayan sarının binbir tonuyla bezenmiş, rüzgâr da kokusunu değişmişti, bir çeşit taze toprak kokusu sarmıştı. Tüm bunlar, yaklaşan yağmurun habercisiydi. Eşinin yavaşladığını hisseden kocası arkasını dönüp "Hadi yürü be" diye çıkıştı. Kocasının buz mavisi gözleri bir anlığına onun gözlerine çakıldı. Halkı arasında gözlerinin keskin açık maviliğiyle ve sırık gibi boyuyla ünlü bu "Koca Hasan", aslında 8 kardeşin ortancasıydı ve aralarında en zekisiydi. Diğer kardeşleri ya evlenip ya da bazı hısımlardan ötürü ölüp gittiğinden, ailesinin yanında bir o kalmıştı. Okumak istemiş fakat yaşam tarzlarından ötürü okuyamamıştı. Buna rağmen okumayı yolda orda burda bulduğu yazılardan, ilanlardan, kitaplardan her gün mum ışığında çalışarak kendi kendine çözmüştü. Devletin memurluk sınavını kazanıp Abanoz Yaylasının korucusu olmaya hak kazanınca ailenin ilk okuyan çocuğu olmuştu. Duri'yi de ilk kez at başında silahla hısımlarını kovalarken görüp etkilendiğinden onu istemeye gitmişler, evlenmişlerdi. Fakat, bu gözü soğuğun, kişiliği de soğuktu. Kız, kocasının gözlerin sivriliğinden irkildi, cevap veremedi.

    "Yürüsene kız Düri"

    Düri… Düriye, inci gibi ışıldayan, parlak beyaz anlamında koyulmuştu kıza, ama kendisi kapkara bir esmer güzeliydi. Örülü olduğu halde beline kadar inen uzun siyah saçları, sedir çamı kabuğu tonunda kahverengi teni vardı. Kırmızı üç eteği ve belirgin karnıyla yüzü kahve köpüğü tazeliğindeydi. Kocasına cevap vermedi. Kafasını evet anlamında salladı ve tüm gücünü verip sopaya yüklenerek tekrar adım attı. Kocası Hasan uzatmayıp önüne dönünce de biraz rahatladı. Fakat, sancısı giderek artıyordu. Doğuracağından korkmuyor değildi, "Ama bu imkânsız" dedi kendi kendine. "Henüz vakti gelmedi ki"…

    Şansına, sürü biraz daha ilerleyip durdu. Kuşların sessizliğini de akşamın ve gökyüzünün karanlığını da yağmurun geldiğine bağlayıp herkesin es vermesine karar verildi. Kocası, ağaçların birazcık boşluk yarattığı bir köşeye doğru kağnıyı yönlendirip, durdu. Yaşlı anne ve baba indiler ve gelinin yüzünün hem giderek artan ayazdan hem de karnındaki sancılardan kıpkırmızı olduğunu gördüler, ses etmediler. Gökyüzü ilk kez gürledi. Binbir zorlukla elindeki çıngıraklı sopayı tıngırdatıp keçilerin hepsini etraflarına topladı, Koca Hasan da o esnada kalacakları yeri ayarlamış, keçe çadırı kağnıdan çoktan indirmişti. Düri, yorulmasına rağmen "Yardım edeyim" dedi, beraber keçe çadırı yere yaydılar. Asaf etraftan birkaç odunu toplayıp çakmaya başlarken yağmur çiselemeye başladı. "Biraz çabuk olun" dedi anne, "baban üşütecek". Hasan sinirle hızlandı, ama "Siz berideki çadıra gidin biz kurana kadar ıslanmayın" dedi, komşunun çoktan kurulmuş çadırını işaret ederek. Komşularının genç ergin 3 erkek çocuğu olduğu için hızlıca halletmişler gibi duruyordu. Annesi onaylayarak babanın koluna girerek oraya yöneldi. Düri'ye bakmadılar bile. Onun artık dayanamayacak hale gelmiş yüzünü, acıdan ve soğuktan titreyen ellerini görmediler. Ellerinde keçenin bir ucuyla kaskatı kesildiği de. "Hadisene be kadın!"

    Düri, acıdan topladığı cesaretle inledi,

    "Bey, sancım var, galiba geliyor" diyerek keçeyi bıraktı, çömeldi ve iki eliyle karnını tuttu. Çığlıklar atıyordu. O esnada yağmur iyice bastırdı, rüzgâr, sertçe hışıldayan ağaçlar ve gökgürültüsü Düri'nin çığlıklarını bastırdı, Komşular hiçbirini duymadı. Hasan, sinirle durumun ciddiyetini anlayarak onu hızlıca ormanın gerisine götürdü. Sancıdan sendelese de Hasan'ın sımsıkı tutup çekiştirdiği koluyla ilerledi. "Şimdi zamanı mıydı!" diye gürledi Hasan, "Ben nerden bileyim" diye cevap verdi Düri.

    "Sus" dedi Asaf ve kolunu iyice sıktı. Nihayet uygun bir mesafede düşe kalka ilerlemişler, bu esnada da fırtına şiddetini iyice artırmıştı. Sırılsıklamdılar. Bir gökgürültüsü daha koptu. Bir çığlık daha yankılandı Dürinin dudaklarından. Hasan, Düriyi iri bir ağacın kenarına itti. "Doğurduktan sonra gel" dedi ve onu orada bir ağacın altında bir parça kumaşla bıraktı. Ipıslak bir şekilde çamurlanan yaprakların üstüne çöken Dürinin gözyaşları, sağanak yağmur yüzünden belli olmuyordu. Buğulanan gözleriyle silueti yaprakların arasından kaybolan Hasan'a "geberesice" diye seslendi, ama sesini rüzgâr yuttu. Ikınmalarını ve bebeğin ilk çığlığını da.

    Birkaç saat geçtiğinde Hasan çoktan çadırı kurmuş ailesini içeri almıştı. Düri'ye bakmaya gitti. Duri sığındığı ağacın altında yarı baygın elinde uyuyan bebeğini emziriyordu. Kocasının geldiğini görünce yarım yamalak toparlandı. Seslendi, "Bir oğlun oldu"

    Koca Hasan cevap vermedi. Ceketini çıkarıp ikisinin üzerini örttü. Oğluna ne baktı, ne de sarıldı. "Toparlanınca gel" dedi.

    Duri yutkundu. Eşinin ceketine sarıldı.


    Bu gerçek bir hikâye. Babaannemin ilk çocuğu amcamı nasıl doğurduğunun hikayesi. O dönemlerde yörüklerde aşk böyle bir şeydi. Erkekler sevgisini katiyen gösteremiyordu -özellikle kendi anne babasıyla yaşıyorlarsa- ama sadece ufak jestlerle belli edebiliyorlardı. Dedemin babaanneme olan tek sevgi işareti de belki bu ceketti. En azından bana böyle anlatıldı. Ben de hikayeleştirdim. Ömürlerinin sonuna kadar evli kaldılar. Önce Koca Hasan 80 yaşında öldü, ondan 10 yıl sonra da babaannem Düriye. Birlikte 8 çocuk yapıp 3ünü bebekken kaybettiler. Biri babamdı. Babam da babasına yani Koca Hasan'a çekmiş olacakki, sevgisini hiç belli edemiyordu.

     

    Yorum

    Yorumlar herkese açık kullanıcılar tarafından kullanılamaz.Yorum görüntülemek/eklemek için lütfen önce giriş yapın.

    BinYaprak; iş hayatına atılmaya hazırlanan farklı coğrafyalardaki üniversiteli kadınla, çalışan kadının ilham, tecrübe ve iş fırsatlarını paylaştıkları, çalışan kadının dijital kız kardeşlik çemberi.

    © 2026 BinYaprak. Tüm Hakları Saklıdır.
    Bir TurkishWIN girişimidir.