Yazılar

    Kabul ederek, https://binyaprak.com/ dışındaki bir üçüncü tarafça sağlanan bir hizmete erişeceksiniz.

    24 dakika okuma süresi (4793 kelime)

    Hakimlikten Akademiye Uzanan Hukuka Adanmış Bir Hayat: Prof. Dr. Cihan OSMANAĞAOĞLU KARAHASANOĞLU

     Eski Hakim ve halen İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Tarihi Anabilim Dalı'nda öğretim üyesi olan Prof. Dr. Cihan OSMANAĞAOĞLU KARAHASANOĞLU ile hukuk meslekleri üzerine harika bir röportaj gerçekleştirdik. Keyifli okumalar!

    Ekran-grnts-2021-02-02-163002 İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesindeki odasında Cihan Osmanağaoğlu Karahasanoğlu

     Eski Hakim ve halen İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Tarihi Anabilim Dalı'nda öğretim üyesi olan Prof. Dr. Cihan OSMANAĞAOĞLU KARAHASANOĞLU ile hukuk meslekleri üzerine harika bir röportaj gerçekleştirdik. Keyifli okumalar!

    "Yargının hangi ayağının temsilcisi olursak olalım, her olayın özelliğine göre, hukuk kurallarını gerektiği gibi işleterek, adaletin sağlanması için elimizden geleni yapmak mecburiyetindeyiz."

    Biyografi:

    İstanbul – Nişantaşı'nda doğdum. Annesi ve babası yüksek öğretimleri sırasında tanışmış bir çiftin ilk çocuklarıyım. Annem Saniye Ergün-Osmanağaoğlu, Nişantaşı Kız Lisesi mezunudur; ardından da İstanbul Üniversitesi (İÜ) Edebiyat Fakültesi'ni bitirmiştir. Yavuz Selim İlkokulu, Hopa Ortaokulu ve Rize Yapı Enstitüsü'nü bitirip, yüksek öğretim için İstanbul'a gelerek Özel Marmara Tekniker Okulu ve Maçka Yüksek Tekniker Okulu'nda tahsil hayatına devam eden Varol Osmanağaoğlu ile bir arkadaş grubuyla beraber gittikleri sinemada tanışmışlar, bu tanışıklık, İÜ Edebiyat Fakültesi'nin Hergele meydanında devam etmiş, bir yılı nişanlılık dönemi olmak üzere, üç yıllık arkadaşlık evliliğe dönüşmüştür.

    Üç kardeşiz, babamın, istihkam asteğmen olarak yaptığıaskerliği, benim doğumumu takip etmiş, iki yıl aradan sonra erkek kardeşim Bahadır, yedi sene sonra da kız kardeşim Canan dünyaya gelmiştir. Erkek kardeşim makina mühendisi, kız kardeşim mimardır. İTÜ Mimarlık Fakültesi'ndeki lisans öğretiminin ardından, yüksek lisansını da tamamlamıştır. Kız kardeşimden iki (canım) yeğenim var: Cerenim ve Batuhanım.

    Bu çekirdek aile içinde, Faik Reşit Unat İlkokulu, Göztepe Ortaokulu ve Kadıköy Kız Lisesi'ni bitirdikten sonra, İÜ Hukuk Fakültesi'ni kazandım. Dört yılda bütünlemeye kalmaksızın, okul ikincisi olarak lisans öğretimimi tamamladım. Ardından girdiğim hakimlik sınavını ve İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde (İÜSBE) Kamu Hukuku Programında açılmış olan yüksek lisans sınavını kazandım. Aynı anda hakim stajyeri ve yüksek lisans öğrencisiydim; hakim adayı olduğum için, artık kendime ait maaşım vardı. "Şimdilik" (araştırma görevlisi olarak atanana kadar), babamdan harçlık alma dönemi bitmişti. ( Hakim stajyeri olarak atanmamın öncesinde, İstanbul'da avukatlık stajımı tamamlayarak, İstanbul Barosu'na kaydımı yaptırtmıştım.)

    Cemal Bali Akal hocamın danışmanlığında "Ziya Gökalp'te Türkçülük Akımı" başlıklı tezimle yüksek lisans öğretimimi tamamladım.

    Hakimlik stajım bittiğinde, Ankara'da kura çektim ve Akhisar / Manisa hakimi olarak atandım, hakimlik yaparken İÜSBE Kamu Hukuku Doktora Programı için açılan sınava girdim ve kazandım. Akabinde hakimlik mesleğini bırakarak, İÜHF Hukuk Tarihi Anabilim Dalı araştırma görevlisi kadrosu için yapılan sınava girerek başarılı olmam neticesinde, İÜHF Hukuk Tarihi Anabilim Dalı'na araştırma görevlisi olarak atandım. Süreç içerisinde Mehmet Tevfik Özcan hocam doktora tez danışmanım oldu ve"Tanzimat Dönemi İtibarıyla Osmanlı Tabiiyyetinin (Vatandaşlığının) Gelişimi" başlıklı tezimi hocamın danışmanlığında tamamladım.

    Doktora tez savunmamın öncesinde, belirli dönemlerde, araştırmalarımın Almanca kaynaklarına ulaşmak için Freiburg im Breisgau (Almanya), St. Gallen (İsviçre), Bern (İsviçre) ve Zürich'te (İsviçre) bulundum.

    Bildiğim kadarıyla, İÜSBE Kamu Hukuku Doktora Programında doktora payesi alan veaynı zamanda İÜHF Hukuk Tarihi Anabilim Dalı mensubu olan ilk kişiyim. (Beni kürsü arkadaşım, Ebru Kayabaş takip eder.) Daha sonra aynı Anabilim Dalı'ndaYardımcı Doçent olarak atandım. 2013'ün Mart ayında, kızım (Azra Ece) uğuru ve bereketi ile dünyaya gözlerini açtı; gözümün nuru oldu. Doçentlik kadromun ilanı, onun doğumunun sonrasına rastlar. Azra Ece'nin dördüncü doğum gününü, Almanya-Berlin'de kutladık. Çünkü 2219 Yurt Dışı Doktora Sonrası Araştırma Burs Programı kapsamında TÜBİTAK "Osmanlı Devleti'nin Tanzimat Döneminden Türkiye Cumhuriyeti'ne Hukukta Resepsiyon Süreci: Mecelle-i Ahkam-ı Adliye'den, Yeni Türk Medeni Kanunu'na" başlıklı araştırma projemi, on iki aylık zaman dilimi için desteklemişti. Böylece bir yılımızı Berlin / Rüdesheimer Platz'da bulunan IBZ'de (Internationales Begegnungszentrum der Wissenschaft e. V.) geçirdik. Çalışmalarıma Berlin/Dahlem-Dorf'daki Freie Üniversite'de devam ettim. Bu sırada İÜHF Hukuk Tarihi Anabilim Dalı için profesörlük kadrosu açıldı ve profesörlük takdim tezi olarak sunduğum "Klasik Dönem Osmanlı Hukukunda Hırsızlık Suçu ve Cezası" başlıklı kitabım ve diğer çalışmalarımla, İÜHF Hukuk Tarihi Anabilim Dalı'nda profesör olarak atamam yapıldı. Ülkemize döndükten sonra, araştırma konuma ilişkin Almanya'daki çalışmalarımı öğrencilerimle de paylaşabilmek için İÜSBE Kamu Hukuku Doktora Programı'nda açtığım diğer derslere Genel Hukuk Tarihi Bağlamında Hukuk Alımı / Resepsiyon ve Tanzimat Dönemi Osmanlı Hukuk Sisteminde Resepsiyon derslerini de ekledim. Bu araştırmanın sonuçlarından birisi ise "Tarihi Kökeninden Hareketle Türkiye Cumhuriyeti Medeni Hukukunda Resepsiyon" başlığı ile yakın zamanda Adalete Yönelmiş Bir Toplumsal Düzen Olarak Hukuk: Prof. Dr. Yasemin Işıktaç Armağanı kitabında yayımlandı.

    Berlin'deki bir yıllık ikameti takip eden iki yılın yaz ayları da Berlin'de geçti. Üçüncü senenin yazı için hazırlıklar yaparken, 14 Mart 2020 tarihi itibarıyla, Covid Salgını nedeniyle, evimize kapandık.

    30 Kasım 2020 tarihi itibarıyla Alanya Alaaddin Keykubat Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi'nde geçici olarak görevlendirilmiş bulunmaktayım.

    Anahtar kelimeleri: İnancım, Vatanım, Sevdiklerim, Sonraki Kuşaklar (Öğrencilerim), Mesleğim.


    1. Merhaba, sizi tanıyabilir miyiz?

    Ben Cihan Osmanağaoğlu-Karahasanoğlu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Tarihi Anabilim Dalı'nda öğretim üyesiyim. Evliyim. Bir kızım var. Şu an geçici görevlendirme ile Alanya Alaaddin Keykubat Üniversitesi, İktisadi İdari Bilimler Fakültesi'nde bulunuyorum.

    2. Sizi yönlendiren anlar ve kişiler kimlerdi? Mesleğinizi nasıl seçtiniz, karar anlarınız neler oldular? Hukukçu olarak sektör içinde hangi mesleği seçeceğinize nasıl karar verdiniz?

    Annem, benim hayatımın tüm dönüm noktalarında etkili olmuştur. Üniversite sınavına gireceğim dönemde çok istediğim, mutlaka olsun dediğim bir bölüm yoktu. Lisede Matematik Bölümü öğrencisiydim. Mühendislik bölümlerinden herhangi birisi ya da Boğaziçi Üniversitesi'nden bir bölüm olabilirdi. Hukuk Fakültesi pek de aklıma gelmemişti açıkçası. Nitekim tercih sıralaması yaparken, Boğaziçi Üniversitesi'nin bazı bölümlerini alt alta sıraladım, aralara İstanbul Üniversitesi'nin İşletme ve İktisat bölümlerini ekledim. O sıralar, bu bölümler popülerdi. Hukuk Fakültesi'ni, annemin hatırlatması üzerine listeye aldım, çok altlarda kaldı. Annem, tercih sırama müdahil oldu. Tatlı diliyle ikna etme kabiliyeti yüksektir. Hukuk Fakültesi'ni bitirdiğim takdirde, önümde meslek seçimi konusunda birçok seçenek bulunduğunu, avukat, hakim, savcı, noter, hukuk müşaviri gibi hukukçuluk mesleklerinden birisini seçebileceğimi, dolayısıyla hukuk bölüm tercihimi üste almamın iyi olacağını söyledi. Akademisyenliği, o da, o an düşünmemişti. Arkadaşlarım, tercihlerini, devam ettikleri dershanelerdeki rehber öğretmenlerle yaparken, ben annemle yapmış oldum. Anneciğimi dinledim ve İÜ Hukuk Fakültesi tercihimi üst sıralara yerleştirdim. Sanırım beşinciydi. İÜ Hukuk Fakültesi'ne adımımı attığım andan itibaren, annemi dinlediğim için kendimi çok şanslı hissettim. Hukuk Fakültesi'nde hukuk öğretimi almam, benim kimliğimin ayrılmaz bir parçası haline geldi. Aldığım formasyon, bende, tüm hukukçuluk mesleklerine karşı saygı, sevgi ve tümünü eda edebileceğime ilişkin bir özgüven oluşturdu.

    Annemin beni hukuk öğretimine yönlendirmesinin temel nedenlerinden birisi, hem akrabası hem de yaşıt olmaları sebebiyle yakın arkadaşı olan Şefika Yazıcı - Hansoy'dur. Aynı dönemde başladıkları üniversite hayatı, Refik Hansoy'un da aralarına katılmasıyla, daha sonradan evlenecek olan Şefika ve Refik Hansoy'un İÜHF öğrencisi olmaları nedeniyle, İÜ Edebiyat Fakültesi'nden ziyade, İÜ Hukuk Fakültesi'nin koridorlarında geçmiş, Şefika Hansoy, kariyerine Tekel Genel Müdürlüğü, Hukuk İşleri Müdürü olarak devam etmiştir. Annemle "karşıya" Avrupa Yakası'na geçtiğimizde, mutlaka, "Şefika teyzem"e de uğrar, onun odasında yemeğimizi yer, verdiği talimatlara şahit olurduk. Eşi Refik Hansoy, idare hukuku dersinin sözlü sınavında, Sıddık Sami Onar'ın sorduğu sorulara verdiği yanıtlar için, Onar'ın kendisine nasıl teşekkür ettiğini anlatırdı. Teşvikiye'deki evlerinin salonunun baş köşesindeki duvarı enine ve boyuna kaplayan endamlı kütüphane, Refik amcamın bana gösterdiği kalın-fiyakalı hukuk kitaplarını da barındırmaktaydı. Annemin albümü, İÜ Hukuk Fakültesi'nin Havuzlu Bahçesi'nde ve Üniversite'nin tarihi binasının bahçesi de dahil olmak üzere, çeşitli yerlerindeçekilmiş bir çok fotoğrafı içermektedir. Kısaca söylemek gerekirse, İÜ Hukuk Fakültesi'nin de önemli bir yer işgal ettiği, mutu gençlik anılarınıdinlemek, aslında içgüdüsel olarak, hukuk öğretimine beni hazırlamıştır.

    Hukuk Fakültesi'nde öğretime başladıktan sonra, benim ve dönem arkadaşlarımın sağlam bir hukuk formasyonu alabilmesi için çabalayan hocalarımın her biri ayrı ayrı yolumu aydınlatmıştır. Ömer Yörükoğlu, Hüseyin Hatemi, Vecdi Aral, Mehmet Tevfik Özcan, Orhan Aldıkaçtı, Bülent Tanör, Erdoğan Teziç, İlhan Akın, Ayferi Göze, Cemal Bali Akal, İlhan Özay, Sevin Toluner, Aysel Çelikel, Füsun Sokullu Akıncı, Yasemin Işıktaç ve tüm değerli hocalarımın öğrencisi olabilme imkanı elde ettiğim için gurur duyuyorum.

    Biyografimde de belirttiğim gibi, lisans döneminin ardından, hakimlik sınavına ve İÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü'nün açtığı yüksek lisans sınavına girdim. Neden bu iki sınava da girdim? Sorusunun cevabını şöyle verebilirim: Yüksek lisans sınavına girmemin gerekçesi, mesleki uzmanlaşmanın yanında, İÜ Hukuk Fakültesi'nden ayrılmak istemememdir. Peki hakimlik sınavına neden girdim? Çünkü henüz Hukuk Fakültesi'nde birinci sınıf öğrencisiyken, hakimlik mesleğini yapmaya karar vermiştim. Bu kararımı etkileyen en önemli kişi, o sırada hukuk başlangıcı dersinin hocası olan Vecdi Aral'dır. Vecdi Aral, bir gün ders anlatırken "en büyük yazarlar, yazmadıkları romanlarıyla hakimlerdir" dedi ve ben o an hakim olmaya karar verdim. Henüz birinci sınıf öğrencisiydim ve kariyerimi belirlemiştim. Eve geldim; heyecanla aileme söyledim. Babam itiraz etti. Hakimlik demek, İstanbul'dan ayrılmam demekti. Ona göre kariyerim Hukuk Fakültesi'ni kazandığım gün belli olmuştu. Türkiye Denizcilik İşletmeleri Genel Müdürlüğü'nde hukuk müşaviri olarak çalışacaktım. Çünkü kendisi de orada çalışıyordu. Ancak hakim arkadaşlarından birisinin ikna etmesiyle, muhalefeti ortadan kalktı. Annem heyecanlandı; benimle birlikte Anadolu'yu gezecekti.

    Bir yandan hakimlik stajı yaparken diğer yandan da İÜSBE Kamu Hukuku Yüksek Lisans Programında, yüksek lisans eğitimime devam ediyordum. Tez danışmanım Cemal Bali Akal'dı. Değerli hocam,tez yazımım ve kabulü sürecinde beni hiç üzmedi; hemen hemen tüm (doktora programına giriş, doktora yeterlilik, doktora tez savunması) sınavlarımda jüri üyesi olarak bulunmuş, desteğini eksik etmemiştir. Kendisine müteşekkirim. Yüksek lisans tez savunmamda, Ömer Yörükoğlu hocam da jüri üyesiydi. Rahmetli hocam Ömer Yörükoğlu, o sıralar İÜ Hukuk Fakültesi'nde Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Anabilim Dalı ile Hukuk Tarihi Anabilim Dalının başkanıydı. Tezimi çok beğenerek, iki anabilim dalından birisinde akademik kariyer yapmamın uygun olacağını ifade etti. Hocamın gönlü, Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Anabilim Dalı'nda akademisyenlik kariyerime başlamamdan yanaydı;fakat hangi anabilim dalını seçersem beni o disiplinde destekleyeceğini söyledi. Tezimi verdiğim sırada, halen hakim stajyeriydim. Hocama hakimlik yapmak istediğimi söyledim. Tez savunma sınavının hemen öncesinde, Ankara'da kura çekmiştim. Akhisar (Manisa) hakimi olarak mesleğe başlayacaktım.
    Akhisar Ağır Ceza Mahkemesi (kıdemsiz) üyesi ve Kadastro Hakimi olarak görevime başladım. İki yıl, hakimlik görevini ifa ettim. Bu arada İÜSBE Kamu Hukuku Doktora Programında açılmış olan doktora sınavını kazandım. Doktora dönemi, hayatımdaki dönüm noktalarından birisidir; meslek değiştirmemde etkili olmuştur. Aslında hakimlik mesleğini yaparken, doktora programındaki derslerim devam edebilirdi, ama bu gerekli miydi? Akhisar - İstanbul arası öğretim zorlu olacaktı. Adalet Bakanlığı'na bir dilekçe yazdım. İstanbul'da doktora sınavını kazandığımı, bu nedenle İstanbul'a atanmamı talep ettim. Dilekçeme bir hafta dolmadan -jet hızıyla- "ret" cevabı geldi. Bu aşamada, bedenim ayrılsa da aklımın ayrılamadığı ikinci yuvama, İÜ Hukuk Fakültesi'ne döndüm. Rahmetli Ömer Yörükoğlu hocamın davetini, Hukuk Tarihi Anabilim Dalı'nda değerlendirmek istedim. Değerli hocam, bir gün elinde bir gazete kupürüyle, odasına geldi. (Tarihi binanın ön cephesine bakan kısmında, dikdörtgen şeklinde, içine girenin ruhunun aydınlandığı, apaydınlık çok güzel bir odası vardı. O odaya girdiğimde, hep mutlu oldum. En üzüldüğüm haberlerden birisi, Ömer hocamın emekli olacağına ilişkin verdiği haberdir.) Gazete kupürü Hürriyet Gazetesi'ne aitti ve tam sayfa Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Tarihi Anabilim Dalı öğretim üyesi Gülnihal Bozkurt ile yapılmış bir röportajı içeriyordu. Gülnihal hocanın eserlerinden birisi ödül almıştı; o vesile ile yapılmış bir röportajdı. Hocam, bu gazete yazısını bana göstererek, hukuk tarihi disiplininin önemini vurgulamaya çalışıyordu. Zira hukuk fakültelerinde hukuk tarihi, hukuk felsefesi ve sosyolojisi gibi kürsülerin "popülaritesi", verdikleri derslerin öneminin gerektiği gibi vurgulanması, çoğu zaman, o alanda çalışan hocaların şahsi karizmalarından ve gayretlerinden kaynaklanmaktadır. Burada kendi mensubu olduğum Anabilim Dalı için Pio Caroni'nin "Die Einsamkeit des Rechtshistorikers" (Hukuk Tarihçisinin Yalnızlığı) isimli çalışmasını dile getirmek, bu durumun yalnızca ülkemize has olmadığını göstermesi bakımından önemlidir.

    Annemi dinlemediğim tek kararım hakimliği bırakarak, akademisyenliği tercih etmemdir. Bu konuda yaptığımız konuşmada "üniversite lisans öğretimim sırasında çok mutlu ve başarılı olduğumu, ancak akademiye araştırma görevlisi olarak girdiğimde,artık (yüksek lisans ya da doktora öğrencisi olarak devam etsem de) çalışma hayatının söz konusu olacağını, öğrencilik dönemimdeki mutluluk ve huzuru, akademisyenlik mesleğinde yakalayamayabileceğimi, öğrenciliğin ve akademisyenliğin farklı olduğunu, öğrencilik dönemi başarı ve memnuniyetinin, akademisyenlikteki başarı ve meslek sevgisinin garantisi olamayacağını, bir kez daha düşünmem gerektiğini, hakimlik mesleğine devam etmemin iyi olacağını" söylemişti. Bu sefer kendi kararımı kendim verdim ve hakimlik yerine, akademisyenliği tercih ettim.Ama annemin dedikleri, maddi ve manevi olarak zorlandığım günlerde, aklıma gelmedi değil, itiraf etmeliyim ki "acaba" dediğim, kısa süreli anlar da oldu. Her defasında, Fakültedeki odamın kapısını kapattım ve çalışmalarıma devam ettim; şunu anladım ki "akademisyenlik" aslında ömür boyu sürecek öğrenciliktir. Hukukçuluk mesleğini çok seviyorum. Alanımın hukuk tarihi olması, yayınlarımı bu alanda yapmamı da beraberinde getirmiştir. Ancak bu durum, hukukun diğer alanlarında da kalem oynatmamı, fikir dile getirmemi engellemez. Hukukçuluk mesleğinin belirli bir alanında üniversite hocası olmak ise benim için gurur vesilesidir. Hakkını vermek için her daim gerektiği kadar çalışma ve kendimi geliştirme gayretinde oldum, bu gayret devam etmektedir. En güzel yaşlarım/yıllarım kütüphanelerde geçti. Bu durum benim için, bir üzüntü vesilesi değil, övünme vesilesi olmuştur. Ebül'ula Mardin'in, Ömer Lütfi Barkan'ın (Türk iktisat tarihi alimi Barkan, bazı dönemlerde Fakülte'mizde Türk hukuk tarihi derslerini devermiştir), Sıddık Sami Onar'ın, Hıfzı Veldet Velidedeoğlu'nun, Muammer Raşit Seviğ'in, Ömer Yörükoğlu'nun,Orhan Aldıkaçtı'nın, Vecdi Aral'ın, İlhan Akın'ın, Bülent Tanör'ün, Ayferi Göze'nin, Erdoğan Teziç'in, Aysel Çelikel'in, Sevin Toluner'in ve daha nice değerli hocalarımızın ders verdiği amfilerin kürsülerine çıkıp ders vermeyi hak etmek, her babayiğidin harcı değildir. O kürsüyü hak etmek, o kürsünün karşısında dinleyici sıralarında oturan Türkiye Cumhuriyeti'nin en başarılı gençleri arasına girmiş olan öğrencilere ders anlatabilme liyakatine sahip olmak gerekir. Kırk - elli dakikada verilen dersin öncesinde, akademik ahlak ve bilimsel yöntemlebir ömür boyu yapılan çalışmalar durur.

    Biyografimde de belirttiğim üzere, doktora tezim "Tanzimat Dönemi İtibarıyla Osmanlı Tabiiyyetinin (Vatandaşlığının) Gelişimi" başlığını taşımaktadır. Tez konusunu değerli hocam Mehmet Tevfik Özcan belirlemiştir. Bende elimden geldiği kadar titiz çalışmaya gayret ettim. Tez savunmam sonrasında Hüseyin Hatemi hocamın "aliyy-ül a'la" notuyla bana hediye ettiği tez nüsham, kütüphanemin en değerli parçasıdır. Doktora tez çalışmam sırasında Hüseyin Hatemi hocam, engin bilgisi ve güler yüzüyle desteğini hissettirmiş; değerli hocamın Mukayeseli Hukuk Enstitüsü'ndeki odası, haftada bir gün, hukuk tarihi tartışmalarının cereyan ettiği, Osmanlıca ve Almanca okuma-derslerimize ev sahipliği yapmıştır. Mehmet Tevfik Özcan hocam ve Hüseyin Hatemi hocam, nikah şahidim olarak, beni evlilik sözleşmemi yaparken de yalnız bırakmadılar. Hatemi hocamın, nikahta, "gelinden daha popüler" olduğunu burada söylemeden geçemeyeceğim. Hatemi hocam, annem, anneannem ve babaannemle yol almaya başlayan merhamet hissimi, öğrencilerime karşı da her daim canlı tutmamda, en önemli örneklerimdendir. Onunla ve Mehmet Tevfik Özcan hocamla birlikte, ben ve diğer arkadaşlarım, öğrencilerimizin dertlerini dinlemeyi, yardımcı olmaya çabalamayı öğrendik. Dertlerine derman olamadıklarımız içimizde yara olarak kanamaya devam eder. Ayşeciğim gibi. Ayşe ile, mutluluk ve özgüvenle, önce öğrenci, sonra hoca olarak dolaştığım Fakülte koridorlarının, bazı kişileri zorlayabileceğini de öğrenmiş oldum. Ayşe, Rahmet-i Rahman'a kavuştuktan sonra,hayatımda ilk kez, ikinci yuvam olan Fakülte'mizin koridorlarına onun gözüyle de bakmayı denedim.


    3. Hukuk sektöründe birden fazla mesleği deneyimlemiş bir hukukçu olarak, mesleğiniz ve kariyer yolculuğunuz açısından değerlendirdiğinizde farklı alanlarda çalışmanın sizin için faydaları neler oldu, bu deneyimlerinizden bahsedebilir misiniz?

    Her faaliyetin ve faaliyet sırasında sarf edilen çabanın, insana katkı sağladığını düşünüyorum. Kariyerime henüz Hukuk Fakültesi birinci sınıf öğrencisi iken yapmaya karar verdiğim hakimlik mesleği ile başladığım için mutluyum. Ayrıca kariyerime akademide başlamadan evvel hakimlik yapmış olmam, akademisyenlik haricindeki bir mesleği icra etmenin nasıl olduğunu da deneyimlememi sağlamıştır. En önemlisi, hakimlik mesleğini icra etmeyi seçen öğrencilerime söyleyeceklerimin olmasıdır. Bu mesleğin önemi, nasıl icra edilmesi gerektiği, bir hakimin sosyal yaşamında dikkat etmesi gereken hususlar gibi.

    Sadece iki yıl hakimlik yapmışsınız ama bir ömür yapmış gibi konuşuyorsunuz demeyin. Çünkü iki yıllık deneyimin öncesinde, üç yıllık hakimlik stajı bulunmaktadır. Hakim adayı olmaya başladığımız andan itibaren, hakim ve savcı abi ve ablalarımız, bizi, bir yandan mesleki olarak eğitirken, diğer yandan sosyal hayatta duracağımız yer bakımından da tecrübelerinden yararlandırırlar, öğütlerini gerekçelendirerek verirlerdi; dolayısıyla dayandıkları temel unsurlar, mesleki deneyimleri ve bilgileriydi. O andan itibaren iki – üç sene sonrasının hakimi olarak, bu mesleği nasıl icra etmeniz gerektiğine ilişkin bilinç düzeyine ulaşamaya başlarsınız. Atandığınız ve kürsüye oturduğunuz andan itibaren, kendi deneyimleriniz oluşmaya başlar. Deneyim sahibi olabilmek ve ruhunuzun aldığı yol bakımından, hakimlik mesleğinin iki senesi, normal hayattaki iki seneye tekabül etmez. Yeşilçam'da çekilmiş olan Türk filmlerinin, toplumsal hayatımıza çok da yabancı olmadığına, fakat fakir kız ve fakir oğlanın hep fakir kaldığına; "gözleri görmeyen" kızın ya da oğlanın görmeye başlamadığına; bilakis cinsel istismara, tecavüze uğradığına; bir türlü kesinleşmeyen kadastro dosyalarına; azıcık toprak parçası için kardeşlerin ya da uzak-yakın akrabaların birbirini öldürdüğüne, o dosyalar içindeki hayat hikayelerine tanık olursunuz. Biraz evvel adam öldürmüş suç failini, savcılık makamının tutuklama talebiyle sorguya alırsınız; kanlı elbiselerini değiştirecek vakti olmamışsa, elbisesindeki kan lekeleriyle.

    Hakimlik mesleği (buraya savcılık mesleğini de eklemeliyim) meşakkatlidir, zordur. Bu zorluğa maddi ve manevi olarak hazır olmayan kişiler tarafından eda edilmemelidir. Her meslek gibi hakkıyla yapılmak zorundadır. Ancak bazı meslekler, hata kaldırma kapasitesine sahip değildir. Hakimlik mesleği de bana göre bu mesleklerin başında gelir. Bu mesleği yapacak kişi, her şeyden evvel ruhen yıpranmamış, ahlaklı, vicdan sahibi ve sağlam bir hukuk formasyonuna sahipliyakatli kişi olmalıdır. Toplumda adaletin sağlanmasının "yılmaz bekçileri" olmalıdırlar. Osmanlı Devleti, fethettiği her yere önce kadısını (yargıcını) atardı. Bir yerde Osmanlı kadısı yargılama yapıyor ise, orası, Osmanlı Devleti'nin egemenliği altında demekti. Teorik olarak reaya / tebaa / halk, yöneticilere ve kamu düzenini bozan "kendi halinde olmayan" kişilere karşı, adaletin temsilcisi olan kadıya emanetti. Osmanlı arşivi, bu ilkeyi dile getiren belgelerle doludur. Türk hukuk tarihi dersini benden alan öğrencilerimin ilk öğrendiği kavramlardan birisi "adalet çemberi"dir. (Ancak bu ilkeden, -Osmanlı Devleti'nin son zamanlarında- adalet mekanizmasında rüşvete gelinen süreç ve gerekçeleri de ihmal edilmemelidir.) Günümüzde de ülkemizin en ücra yerinde yaşayan vatandaşlarımızın hak ve hürriyetleri, güvenceleri, öncelikle o yer hakimine ve savcısına emanettir. Faraza, hakim ya da savcıdaki mesleki liyakatsizlik ve herhangi bir kişilik bozukluğu, görev yaptıkları yerdeki -şöyle ya da böyle yolları adalet mekanizması ile kesişen- ahaliye "yük" olur.

    Hakimlik ve savcılık mesleğini seçmek isteyen, içlerinde bu ideali barındıran öğrencilerim, bu gerçekliğin bilincinde olmalılar. "Beni ilgilendirmez" diyemezler. Öncelikle görev yerlerinde bir "adaletsizlik" gördüklerinde, önlerine gelen dosyalar da dahil olmak üzere, adaletin tecelli etmesi için, üzerlerine düşen görevi liyakatle yerine getirmek zorunluluğundadırlar. Bu meslekler, "hür fikirli" ve sağlam sinirlere sahip olmayı da gerektirir; dolayısıyla gerekli özellikleri taşıdığını düşünmeyen öğrencilerime, hakimlik ve savcılık mesleklerine girmemelerini, hukukun kendileri için uygun görecekleri başka bir alanında çalışmalarını öneririm.

    4. Meslek seçimi yapacak olan hukuk fakültesi öğrencilerine ve yeni mezun olan hukukçulara bu konudaki tavsiyeleriniz nelerdir?

    Sorunuzu, müsaade ederseniz mezun olmaya yakın ya da mezun öğrencilerimizle sınırlandırmaksızın tüm öğrencilerimiz için cevaplandırmak istiyorum. Her disiplinde olduğu gibi, hukuk fakültelerinde de dersleri takip etmek önemlidir. Her öğrenci olabildiğince kendi ders notunu kendisi tutmaya çalışmalıdır. Bu notlar, ders kitaplarının, yapılan pratik çalışmaların tamamlayıcısıdır. Not tutamayan öğrenciler olabilir; ancak bir problem ya da mazeret olmadığı müddetçe, hukuk fakültesi öğrencisi her dersi takip etmelidir. Benim dört yıllık başarım öncelikle bundan kaynaklanır. Başarı beraberinde özgüven ve mutluluk getirmiştir. Böylece hukuk formasyonunuzun temellerini, sağlam bir şekilde oluşturmaya başlarsınız. Şu hususu da unutmuyorum; her öğrencinin maddi imkanları birbiri ile aynı değildir. Çalışmak zorunda olan öğrencilerimiz de mevcuttur. Maddi durumu iyi olmayan öğrencilerimiz, çekinmeden burs imkanlarını araştırıp, burslara başvurmalıdırlar. Günümüzde burs olanakları fazlalaşmaktadır; ancak kimlerin size ne şartlarda burs vermek istediğini de dikkatten kaçırmayın, geleceğinizi ipotek altına aldırmayın.

    Ayrıca en önemli unsur sağlıktır. Sağlığınıza dikkat edin. Üniversitemiz hastanelerinin imkanlarından yararlanın. Hastanelerde problem yaşadığınızda bunu dile getirin. Dilekçe yazmaktan, sorununuzu ilgili kurum ile  paylaşmaktan çekinmeyin. Sizin sağlığınız, hem kendiniz ve aileniz, hem ülkemiz için önemlidir, değerlidir. Sizler ve tüm gençlerimiz, bu ülkenin geleceğidir. Akıl, ruh ve beden sağlığınızı korumalısınız. Hayat bazı zamanlarda üzerinize gelebilir; ailesinden ayrı yaşayan öğrencilerimiz, yurt odalarında ya da öğrenci evlerinde sorunlar yaşayabilir. Hane içi sıkıntılar olabilir. Bu durumlarda karşılaştığınız olayın vahametine göre, kolluk kuvvetlerinden, Cumhuriyet savcılarından mutlaka yardım istemelisiniz. Üniversite ve fakülte yönetimlerine durumu bildirmelisiniz ki yardımcı olabilelim. Asla yalnız değilsiniz, bunun bilincinde olun. Her biriniz ayrı ayrı bizim için değerlisiniz. Bunu unutmayın. Hastane ve doktorlarımız da size yardımcı olacaktır. Psikiyatr ve psikoloğa gitmekten hiçbir zaman utanmayın. Hepimiz insanız, bazen ruh halimizin güçlendirilmesi gerekebilir. Rotamız şaşırabilir. Tam bu aşamada, bir profesyonelin olaylara objektif bakışı, bize yardımcı olabilir, sıkıntılarımız hafifler ve zamanla ortadan kalkar; hayatımıza/yolumuza devam ederiz.

    Sağlam, güvenilir arkadaşlıklar, dostluklar kurun. "Ayıpsız dost arayan, dostsuz kalır" sözünü unutmayın. Hiçbirimiz mükemmel değiliz, insan ilişkileri kolay değildir. Yanlışlar yapılabilir; karşılıklı kırılmalar olabilir. Kötü niyet, haset, kıskançlık, aşağılama, yalan (aldatma), öfke, şiddet ve bunların beraberinde getirdiği negatif enerji söz konusu değilse, konuşularak aşılamayacak problem olmayabilir.

    Yukarıdaki ifadelerim biraz uzun gibi gözüküyor; ancak mesleki formasyonda liyakat, akıl, ruh, beden sağlığı, kişinin kariyeri için önemlidir. Buraya beden sağlığını da eklemem engelli öğrencilerimizi unuttuğum manasına gelmez. Bu durumda çok başarılı öğrencilerimiz var. Onlar da gerekli durumlarda yardım istemekten çekinmeyerek, kendilerini geliştirmeye devam edecek, kendileri, çevreleri ve yardımcı olacakları diğer kişilerle birlikte insan onuruna uygun hayatları için mücadele etmeye devam edeceklerdir.

    Kendinizi başkaları ile mukayese etmeyin, rekabetetmeyin, aşacağınız kişi her zaman kendiniz olun. Stres yönetimini öğrenin. Öfke kontrolünüze dikkat edin. Öfkenizi serbest bırakmayın. Hiç kimse sizin öfkenize muhatap olmak mecburiyetinde değildir. Toplumdaki öfkenin ve şiddetin yayılarak devam ettiğini, şiddet kullananın da kendisinden fiziki olarak daha güçlü olan karşısında, şiddet mağduru olma olasılığının bulunduğunu unutmayın.

    Kadın öğrencilerim, erkek arkadaşlarınıza dikkat edin. Öfkeli, bağıran çağıran, öfkesine hakim olamayan, kıskanç, etrafa/sağa sola tekme, yumruk atan erkeklerden uzak durun. O tekmenin, o yumruğun hedefi, bir gün siz ya da sevdikleriniz olabilir. Sözel tacizde bulunan, sizi, kişiliğinizi, ailenizi aşağılayan kişilerden uzak durun; muhtemelen gizli kıskançlıktan kaynaklanıyordur. Sizi her daim destekleyen, bencil olmayan, merhametli insanlar olsun yanınızda. Dış görünüşü, maddi durumu, kariyeri sizi etkilemesin. Kendi paranızı, kendiniz kazanın. Az da olsa, sizin emeğinizin karşılığı olsun. Kazandığınız parayı harcarken, hiç kimseye hesap vermeyin ama para harcama konusunda bir oto-kontrolünüz olsun. İhtiyaç halindekilere yardım etmekten geri durmayın. Bu mutlaka para olmayabilir. Mesleki yardım da olabilir. Dolabınızda, aldığınız ama hiç kullanmadığınız ya da kullandığınız halde yepyeni görünen kıyafetleriniz olabilir; kendiniz giyecekmiş gibi yıkayın, ütüleyin ve ihtiyaç sahipleri ile paylaşın. Çocukları sevindirin. Sadaka vermekten kaçınmayın, ama mümkünse ihtiyaç sahiplerini bulun. Ne kadar para harcadığınızı ve bu harcadığınız para için ne kadar yardım yapmanız gerektiğini aklınızdan çıkarmayın. "Yok para"yı (kredi vs.), önemli bir ihtiyacınız yoksa harcamayın.

    Bu genel tavsiyelerden sonra, yeni mezun öğrencilerimiz için öncelikle şunları söylemek istiyorum. Öncelikle hepinizi içtenlikle tebrik ederim. İÜ Hukuk Fakültesi'nden mezun olmak kolay değildir; mezun oldunuz. Ben, İÜ Hukuk Fakültesi'nden mezun olan öğrencilerimizin, sağlam bir hukuk formasyonuna sahip olduğunu düşünürüm. Buna rağmen formasyon bakımından bir takım eksiklikleriniz varsa, bunların farkındasınızdır. Kendi çabanızla bu eksikliklerinizi tamamlamalısınız. Gireceğiniz sınavlar olacak, kendinizi baskı altına almaksızın, bu sınavlara çalışıp girmenizi öneririm. Gerekli alt yapıyı, hukukun temel öğretimini, amfi sıralarında, bu ülkenin en seçkin hukukçularından aldınız. Artık üzerine tamamlayıcı bilgileri koymak sizin göreviniz. Hukukçuluk mesleklerinden hangisini seçerseniz seçin, o meslek içinde ve diğer alanlarda kendinizi geliştirmeyi, okumayı, öğrenmeyi asla bir kenara bırakmamalısınız. Emek verdiğiniz, bilgi ve beceri dağarcığınızı arttırdığınız kadar seçtiğiniz meslekte liyakatli olursunuz. Bu sizin aynı zamanda "gücünüzdür". Toplumsal adalet, toplumdaki adalet duygusunun yeşermesi, toplumun adalet mekanizmasına saygıve güvenle yaklaşması, adliye binasından giren her kişinin burada adaletin sağlanacağını düşünmesi, sizin bu meslekteki liyakatinizden ve bu liyakatin size verdiği güçten kaynaklanır. Toplumdaki her bireyin, ülkemizdeki bitkiler ve hayvanlar dahil her canlının ve cansızın emin ellerde olduğunun güvencesi olan adalet mekanizması, sizin azminiz, başarınız ve gücünüzle, güçlenecektir.

    Yukarıdaki başlıkta, hakimlik mesleğine ilişkin kendi seçimimden ve kısa süreli deneyimimden yola çıkarak, hakim (dolayısıyla savcı) olmayı arzu eden öğrencilerime önerilerim oldu. Ancak bu kadarla kalmak istemiyorum. Bubağlamda yazacaklarım, hukukun tüm alanlarında çalışacak olan öğrencilerim içindir. Kadına ve çocuklara karşı şiddetin yoğun bir şekilde yaşandığı günümüzde, bitmek bilmeyen çocuk istismarı ve canice katledilen kadınlar söz konusu olduğunda (hakim, savcı ya da avukat) tüm öğrencilerimden beklentim, toplumumuzun temel yapısını, vicdan ve ahlakını zehirleyen bu tür suçlar karşısında özellikle titiz, hassas olmalarıdır. Bu noktada mesleğimiz bizi, konunun temeline yerleştiriyor. Sosyoloji disiplininin temsilcilerinin bu konuda toplumsal koşullar, algılar ve benzeri unsurlar bakımından söyleyecekleri olabilir; ancak burada bize düşen görevler muazzamdır. Yargının hangi ayağının temsilcisi olursak olalım, her olayın özelliğine göre, hukuk kurallarını gerektiği gibi işleterek,adaletin sağlanması için elimizden geleni yapmak mecburiyetindeyiz. Hukukçu kimliğimizin bize verdiği bu mecburiyetin beraberinde getirdiği çabayı, toplumumuza ve gelecek kuşaklarımıza borçlu olduğumuzu düşünüyorum. Bu konuda yine en çok çaba sarf edenlerin, cinsiyet ayrımına gitmek istemiyorum ama kadın hukukçular olduğunu görüyorum. Doğal olarak erkek hukukçulardan da duyarlı olanlar mevcuttur.

    Üniversite öğrencisi olduğum, dolayısıyla güncel siyaseti takip ederek, yorumlar yaptığım günlerden birisinde söylediği "dünyada cenneti bulamazsın" ifadesi, babamın unutmadığım sözlerindendir. O günün cevabı şu şekildeydi:" Ama bu, bizi, yaşadığımız sürece, en iyiyi aramaktan vazgeçirmemelidir." Evet ölümlüyüz. Ama bu gerçek, yaşadığımız hayatın çileli olmasını doğal karşılamamızı gerektirmez. Bu fikrim, yaşadığımız sürece problemlerle karşılaşmayacağımız, karşılaştığımızda kendimizi yenik hissedeceğimiz ya da daimi olarak şikayet edeceğimiz manasına gelmiyor. Genel olarak yaşamın kendisi ve mesleki hayat, özellikle günümüzde çok da kolay değil, bazıları için çok daha fazla zorlayıcı olabiliyor. Hangi şartlarda bulunursak bulunalım, ayakta kalmaya ve devam etmeye, dünyamızı kendimiz ve çevremiz için güzelleştirmeye gayret edeceğiz. Önce biz kendimizi geliştireceğiz ki etrafımıza da faydamız olsun. Kendisine yararı olmayanın, hiç kimseye yararı gerektiği gibi olmaz. Ne kendimizden ne sevdiklerimizden vazgeçmemeli bu denklemi kurmak zorundayız. Bu bağlamda (evlilik ya da değil) bir birlikteliğe başlayacak ve bazen bunun doğal sonucu olarak, yavrusunu mutlulukla kucağına alacak kadın öğrencilerim için ayrıca bir şeyler söylemek istiyorum. Bu denklemde "çalışan" kelimesini özellikle kullanmadım,çünkü kadınların "çalışan" ve "ev hanımı" olarak ayrılmasını doğru bulmuyorum. Ev hanımı statüsü verilen kadınların, evin içinde bedenen ve ruhen daha fazla yoruldukları fikrindeyim. Ancak şu gerçek de unutulmamalı ki "çalışan" kadın statüsü ile ifade edilen, bir maaş ya da ücret karşılığı emek sarf eden kadınlarımızın ekser çoğunluğu, aynı zamanda, hane içinde de ev işleri ile hemhal olmaktadırlar. Ev işleri, rutin, devamlı yapılması gereken, insanı bedenen yoran, yapılmadığında insanın aklında (bulaşıklar makinaya yerleştirilmedi, kokacak; makinaya çamaşır koymalıyım, her yer toz yumağı oldu süpürmeliyim gibi) devamlı olarak sinyal veren işlerdir. Yemek yapmak, çamaşır yıkamak, bulaşık yıkamak, evi temizlemek, ütü yapmak, canınızdan çok sevdiğiniz yavrularınıza bakmak. Bu emeklerin her birisinin maddi karşılığı bulunmaktadır. Aşçı yemek yapar, kuru temizlemede çamaşırlar temizlenir ve ütülenir. Restoranlarda yemekler yapılır. Ev temizliği yapan şirketler bulunmaktadır. Ancak kadından hane içinde bu "işler"in tümünü yapması beklenir. Maddi ve manevi güç gerektiren bu işlerin tümünün, kişinin tek başınıza yapabileceği işler olmadığının farkında olun, kendinizi tüketmeyin. Para kazanmaya başladığınız andan itibaren, paranızın bir kısmını yardımcınız ile (bir diğer kadınla) paylaşın; şunu da eklemek isterim,evinizde size yardımcı olan hanımlara da merhametsiz davranarak, yapabileceklerinden fazlasını talep etmeyin. Bu konudaerkek öğrencilerim için de şunları ekleyebilirim. Ev işi olarak bilinen işler, yalnızca kadının sorumluluğunda değildir. Akıllı, mutlu yuvası olsun isteyen bir erkek, bu işleri hayat arkadaşı ile paylaşır; çünkü birlikteliğin mutluluk getirmesi bekleniyorsa, tüm taraflar, bir yük varsa o yükü beraber taşımalıdırlar. Bencilik defterden silindiği, karşılıklı empati geliştirildiği sürece, birliktelikler de huzurla devam eder.

    Söylediklerim, meslek seçiminden ziyade genel tavsiyeler niteliğinde oldu. Çünkü sosyal hayatta kendisi ile barışık, bu barışıklığı zedeleyecek kişi ve ortamlardan uzak duran, ahlak, vicdan, merhamet, kişilik sahibi, dolayısıyla kendisini tanıyan, artılarının ve eksikliklerinin farkında olan, nihayetinde de hukuk fakültesini bitirmiş yirmili yaşların başındaki bir kişinin, hukukçuluk mesleklerinden hangisini seçerse seçsin, bunu mutluluk, özgüven ve huzurla icra edebileceğini, ilkelerinin takipçisi olacağını düşünüyorum.


    5. Kariyer yolculuğunuzda nereden ve nasıl ilham alıyorsunuz? Nasıl motive oluyorsunuz?

    Mesleğime olan sevgimden, öğrencilerimden, bana her daim güvenen ve seven, başarılarımla mutlu olan, üzüntülerimde yanımda bulunan, beni gördüklerinde mutlu olup, görmediklerinde özleyen, her insanda "eser" miktarda olan huysuzluklarımda terk etmeyen, anlayan, güler yüz gösteren yakınlarımdan ilham alıyorum. Onlara ve hayata karşı gösterdiğim sevgi, bana yansıyor ve beni manevi olarak güçlendiriyor.

    Mesleğim benim kimliğimin bir parçası haline geldi. Evde, sokakta, kısaca meslek alt kültürü olarak hayatımın diğer alanlarında da etkili oluyor. Sosyal hayatta, yanlış olduğunu düşündüğüm her durumda, kendimi müdahale etmekten alıkoyamıyorum. Bu konuda yakınlarım tarafından uyarıldığımı da belirtmeliyim.

    6. Öğrencilik dönemine yeniden dönebilseydiniz neyi daha farklı yapardınız? Bugünün hukuk dünyasında gençleri farklı kılacak nitelikler, öne çıkaracak adımlar neler olabilir?

    Hiçbir şeyi farklı yapmazdım. Hayatımın en güzel, en mutlu zamanları, dört yıllık lisans eğitim dönemimdir. Halen görüştüğümüz, artık arkadaştan öte kardeş olduğumuz, her gün göremesem de mutlaka telefonda seslerini duymak istediğim, güzel günlerimde, zor günlerimde her daim yanımda olan, derdimle dertlenen, mutluluğumla mutlu olan arkadaşlıklarım da lisans dönemimin bana hediyesidir. Yüksek lisans ve doktora öğretim süreci de bu mutlu dönemin takipçisi olmuştur. Amfilerin olduğu koridordan geçerken, gözümün önünde 18 yaşımdaki halim, pencere kenarında, ellerine kağıt bardaktaki çaylarını almış sohbet eden arkadaşlarım canlanır. Yanlarına gittiğimde gülümseyerek, bana da aralarında yer açacaklar ve biz sohbet etmeye başlayacağız.

    Tüm dersleri takip etmeye çalışan, kendi notlarını tutan bir öğrenciydim. Arkadaşlarım da benim gibiydi.Yan yana oturma sıramız vardı. En başa ben otururdum. Hızlı yazardım, bu nedenle yazımı okumak benden başkası için zor olurdu. Sağ yanıma Gönül Alp (Karataş), onun sağ yanına da Zeynep İnce (Gürhan) otururdu. Gönülcüğüm güzel yazısı ile kaçırdıklarını benim yazdıklarımdan tamamlar, Zeynepçiğim de ona bakarak yazardı.

    Sorunuzun ikinci kısmını ise şu şekilde cevaplandırabilirim: Üçüncü sorunuzu cevaplandırmaya çalışırken de belirttiğim gibi, hayatı, dolayısıyla yaptığı mesleği, ilkelerinden taviz vermeyerek, ahlak, vicdan, merhamet duygularıyla sarıp sarmalayan gençler, kendilerini mesleki liyakat bakımından da geliştirmeleri gerekliliğinin bilincinde olarak, bu bilinç dahilinde çaba sarf ettiklerinde, hem kendileriyle barışık olacaklar, hem de mesleki tatmini yaşayacaklardır. Öne çıkmalarına, farklı ya da popüler olmalarına gerek yoktur. Kendileri olsunlar. Şunu da eklemek istiyorum: "Para kazanmak" önemlidir; ama para her şey değildir; salt olarak kişiye mutluluk ve huzur veremez. Ancak yardım eder; etrafımızdaki ihtiyaç sahiplerinin gerçek ihtiyaçlarını gidermek konusunda vasıta olmamızı da sağlar. Bu nedenle para kazanmayı, bir hırs vesilesi haline getirmeyiniz. Para kazanmak ile ilkeleriniz arasında kalırsanız, asla ilkelerinizden taviz vermeyiniz. İlkelerinden taviz veren, hakim, savcı ve avukat, yalnızca kendi benliğine değil, toplumdaki bireylerin adalet arayışlarına da zarar verir; toplumun adalete olan inancını ve güvenini de zedeler. Burada aynı konuyu yeniden vurgulamaktan kaçınmayacağım: 

    Dosyalarınızda çocuklar, engelliler, yaşlılar, bir şekilde şiddete uğramış kadınlarla karşılaşırsanız, herhangi bir ayrıntıyı kaçırmamak için bu gibi dosyalarınızı dönüp, dönüp yeniden okumanızı özellikle tavsiye ederim. Bu tavsiye, diğer işlerinizde / davalarınızda titiz olmayabilirsiniz manasına gelmiyor; bilakis saydığım grupların, toplumun geneline göre adalete ulaşmada dezavantajlı durumda bulunduklarını (tekrar tekrar) hatırlatmak babındadır.

    Sözlerimin sonunda çok nazik bir dille beni onore ederek, bu röportajı teklif eden sevgili öğrencim Ebru Gümüş'e ve Binyaprak Platformu'na, düşüncelerimi öğrencilerimle paylaşmamı ve bu vesileyle yıllar öncesine gitmemi sağladıkları için teşekkür etmek istiyorum. Bu sayede, hayatımın önemli bir kısmının kısa özeti, (denildiği gibi) "bir film şeridi gibi, gözümün önünden geçti".

    Yalnızca İÜ Hukuk Fakültesi öğrencilerine değil, tüm gençlerimize, sağlıklı, mutlu, her zaman okumanın ve öğrenmenin huzurunu yaşayacakları, kendilerinden sonra gelecek kuşakların da yolunu aydınlatabilecekleri bereketli bir ömür diliyorum.

     

    Yorum

    Zaten Hesabınız Varsa Buradan Oturum Açın
    Henüz bir yorum yapılmamış. İlk yorum yapan siz olun

    Kabul ederek, https://binyaprak.com/ dışındaki bir üçüncü tarafça sağlanan bir hizmete erişeceksiniz.

    © 2021 BinYaprak. Tüm Hakları Saklıdır.
    Bir TurkishWIN girişimidir.